Pazar, Kasım 16

Ahtapot misali her yere uzanan kollarıma, birer balta savurmak suretiyle, her şeyden elimi ayağımı çekmiş bulunuyorum.

Boşluk.... Bi sürü boşluk var orda burda...

Pazartesi, Ekim 20

Hayat denilen şey Tanrı'nın kusmuğunda yüzmek.. Sindirilmemiş bir domates parçası ya da ezilmiş bir patates olmak bu kusmukta.. Ne farkeder ki? Hepimiz iğrenç kokularla bezenmişiz, hepimiz mide bulandırıyoruz, hepimiz klozeti boylayacağız pek yakında.. Ne farkeder ki ne kadar 'büyük' olduğumuz? Altı üstü bir kusmuğuz işte.. Hepimizin şelalesi aynı yöne..

Perşembe, Ekim 2

İç Gebelik



Yaşamadıktan sonra ne anlamı var ki? Sevmenin, gülmenin, çabalamanın ve 'başaramamanın' !
Bir nemli ve karanlık güne daha hoşgeldiniz! Geçtiğim tüneller bitmez tükenmezken, pozitif fetvalar tarafından sırılsıklam edildikten sonra yeniden nem ve karanlıkla buluşmak. En hayvani duygularla kıskanmak, yaşam savaşı vermek, parçalamak ve parçalanmak. Anladım ki bu 'bakış açım' asla değişmeyecek. Kişiliğimin yapı taşları bundan oluşuyor işte! Sonsuz bir düşme arzusu.. Kaldırmaya çalışanları da küfürlerle kovalamak.

İnanılmaz, dayanılmaz, karşı konulmaz bir zevkle her yerimi hüzünle dolduruyorum. Hoşuma gidiyor, en dayanılmaz orgazmlarımı hüzünle yaşıyorum sanki. İçimdeki çocuk ağlayarak yıkanıyor, benimse onu yıkamam gerekiyor. Hepsi budur.

Kopuk yazılar yazıyorum. Can çekişiyor kelimelerim ellerimde. Yazamıyorum, eskisi gibi yapamıyorum hiç bir şeyi. İçe doğru büyüyen çok güzel bit yolda yürüyorum. Ve bu yolda fütursuzca yürümek, bazen koşmak, görmediklerimi görmek, deliriyorsam da 'büyüyor'sam da hepsini kendi kendime yapmak. İşte mutluluğun resmi! İçime doğru büyüyorum, içe doğru gelişiyorum. Somurtkan mıyım? Saçlarım nasıl? Bugün ne kadar güzelim? Aslında umrumda bile değil. Sadece bir kaç salyalı bakışla tatmin olma dürtüsü. Ah kadınlar...

Nefeslerin sayılı, attığın adımlar kontrol altında. Ama artık eminim. Yaşamamayı ben istiyorum. Ölmek isteyecek kadar pozitif değilim... Hayati tüm yolları tıkalı olan, ama yaşam makinesine bağlı olan fişi hiç çekilmeyen yatalak bir karamsar.. İşte tam da buydu olmak istediğim. Anne! Sanırım artık büyüdüm.. Bedenim 40 oldu bile. Evet bence yeterince büyüdüm. Bukelemun olmaksa büyümek, pozitif düşünmekse, feng shui ve daha bir sürü yalanlarla doldurmaksa kafanı... Üzgünüm arkadaşım, ben hep böyle kalacağım. Bu senenin modası bu galiba? Bir büyüme telaşı almış herkesi. Kulvar değişiyor tabi, okul kulvarını kör topal bitirdikten sonra benim de içinde bulunduğum o ne idüğü belirsiz kulvara giriyorsun. Buluğ çağının son sancılarıyla iş hayatının kahrı arasında bir yerde. Sanırım bu koşuda da başarılı olamayacağım. Hiç bir zaman yarış atı olamadım zaten. Altı üstü hayvanat bahçesinde sergilenen, nesli tükenmekte olan bir at olabilirim. İlla bu koşuda bir sıfat taşıyacaksam.. Sıfatlar dünyası.. :) Ne de olsa işimiz bu.. etiket üstüne etiket yapıştırmak; sana bana ona, herkese.. Kendi ağaçlı yolumda kurumuş yapraklara basmayı tercih ederim.. İçe doğru büyümek.. Bence en güzel şey. Ve bunun olduğundan eminim.

Kahkaha olmasa da tebessümlere yer var o yolda..

Perşembe, Eylül 25

Sustum, susuyorum, susacağım..

Uzun uzun zamanlar susacağım.

Belli mi olur belki okadar uzun süre susarım ki konuşmayı unutuveririm.

Susacağım.

Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı o noktaya gelmekten korkmuşumdur hep.

Fakat yine o uçurumun kenarından ufka bakıyorum.

Dönülmez akşamın ufkuna.

Olmayınca olmuyormuş.

İki insanın bir olmaya çalışması kadar saçma bir şey yokmuş.

Bezdim bu beyin tecavüzlerinden.

Örselenmelerden..

Attığınız tokatlar canımı yakmıyor, yüzümü kızartmıyor.

Okuduğunuz her kelimeden başka cümleler yaratmaksa sizin hayal gücünüz.

Oysa ben sadece bendim.

Ne bir eksik ne bir fazla, tam da şu anda okuduğunuz kadardım.

Ama 5 bilinmeyenli denklemlerinizde bir x oldum, bir y,

Bir Tanrınız oldum, bir celladınız..

Oysa ben sadece bendim.

Ne bir eksik, ne bir fazla.

Gördüğünüz, duyduğuz, 'tanıyamadığınız'dan başka bir şey değil.

Şimdi bırakın da tüm sıfatlarımdan kurtulayım.

Üstümde daha fazlasını taşıyamıyorum.

İsmin yalın hali olmak istiyorum;

Bulmak ya da bulunmak değil..

Pazartesi, Eylül 1

Geldi Sonbahar...




Eylül tüm ihtişamıyla geldi işte! Hoşgeldi iyi ki geldi. Kürece yandığımız için geçiş mevsimleri artık yok biliyorum. Ama 3 aylık kavrulmadan sonra hafif ürpermek, üşümek dayanılmaz bir keyif veriyor bana. Rüzgarın evime getirdiği deniz kokusu. Üstüme kalın bişeyler giymek, geceleri üşümek. Çok güzel,çok! İş bile canımı sıkamayacak nerdeyse, ya da alkol kokusu..

Bir de marketlerde kırtasiye reyonları! Evlere şenlik. Süper. Cicili bicili. Hepsinden beşer onar almak istiyorum kalemlerin defterlerin. Çok hoşuma gidiyor. Okulu bitireli 4 yıl olmasına rağmen hala Eylül ayında içimi bir heyecan kaplıyor. Elimde değil. Okul üniformasını giyip çantamı alıp çıkacakmışım evden gibi. Diz altı çoraplarım yüzünden azar işitecekmişim gibi... Bitmesini istediğim günleri teker teker özlüyorum. Hayatım geçmişi özlemekle geçmez umarım. Ama okulu gerçekten özler oldum. Bi kere on gün devamsızlık hakkım vardı! Şimdiyse üç gün üst üste işe gelmezsen kovuyorlar. Lanet!

Çile bitmedi son 2 hafta desem de... 3 gün daha uzatıldı kanvasımız.. Hala satıyoruz, fena da satıyoruz laf aramızda :)

Unutmadan; Olasılıksız adlı kitabı bulun ve okuyun! Müthiş kurgulanmış bir kitap...

Perşembe, Ağustos 28

Korkuyorum...

Ya yetmezse nefeslerim yaşamaya? Ya öylece kesilirse birden herşey? Kararırsa gözlerimin önü? Depozitosuz bir hayat kalırsa ellerimde... Son damlasına kadar tükenmiş, ambalajı yırtılmış, güneşten sararmış... Öylece tutuştururlarsa elime bir kalem kağıt; 'buraya kadarmış, yaz bakalım neler gördün, duydun, yaşadın' derlerse.. Ne yazarım o küçük kağıda küçük ellerimle? Ne görebildim ki henüz? Kaç nefes alabildim kendime? Ertelemelerle doldurdum hayat boşluklarımı.. Yapabildiğim en iyi şey kendimi suçlamaktı, durmadan ertelemek, kendine kızmak,sövmek.. Bir çizgi çekmeli hayatla arana..


Renklerin içinde inatla gri kalmak isteyen benim.. Köşede oturup hayatın bir gün sana uğrayacağını sananlardanım.. Ne komikmiş tüm bu olanlar, düşüncelerim.. Şimdi şimdi anlıyorum..

Korkuyorum.. Yaşamamaktan, hayatın kıymetini bilememekten korkuyorum..

Pazar, Ağustos 17

Bolca içip bağıra bağıra şu şarkıyı söylemek istiyorum;

psycho killer
Qu'est-ce que c'est
fa fa fa fa fa fa fa fa fa far better
Run run run run run run run away
oooooooooooooooooooooooo!!!!!!!!!

(kimilerinin eğlence ve özgürlük anlayışı da bu işte :)


son 2 hafta....

Çarşamba, Ağustos 13

Same Shit Different Day vakkası

Sabah 7.15 te kalkılır, kedi mırıltıları seni yatağa geri çağırsa da uyanmak ve işe gitmek zorundasındır. -zorundayım, zorundasın, zorunda.- Dolap önünde gözü kapalı giysi seçiminden sonra, selülit kremlerinin göz kırpması eşliğinde giyinilir. -Giyinmeden önce boy aynasında kendine bakılır, sabahları içeri çöken göbeğe gülümsenir, piirsing ileri geri itilerek yerleştirilir.- Kediye her sabahki kahvaltısı verilir. -haşlanmış yumurta ve salam- Abi uyandırılır, evden çıkılır. On dakikalık boş minübüs beklemesinden sonra en dolu olanına küfürler eşliğinde binilir. En arkaya geçilir ki oturma olasılığın yüksek olsun. Ama Bostancı'dan önce itiş kakış hatta kokuş eşliğinde güzide bir yolculuk seni bekler her gün.

İş yerinde gelinir. İmza atılır -imzasız iş yapmıyoruz çok kurumsalız- Tipik günaydınlardan sonra alınan bir bardak su,sonra kahve, içilen sigaralar, evraklar....

10 gibi şirketten çıkış, eksenle güne başlama, arada dinamo. İstemeyerek çalınan kapılar, anlatılan sözler, sinirlenmeler, düşüşler, yemeler, içmeler, terlemeler, soğumalar soğutmalar.

Yukardakinin de katkılarıyla önlü arkalı emmeli gömmeli etli sütlü fotokopi günleri içime içime çekiyorum. bir sonu var elbet, sona yaklaşamamış olmam gelmeyeceği anlamına gelmez. Son gelecek evet. hoş gelecek beş gidecek.

Kimyasal karışan bünye ona da bağışıklık kazandı. Günbegün değişen ben'e bir katkı sağladı mı bilinmez. Kimyasala karşı olmakla beraber; ben alırım, alana da verene de karışmam. Somut olmasa da bir sürü kimyasal etkili 'şeyler' kafamın en lop yerini s.kmekteler zaten. ha 75 mg olmuş ha olmamış.

Bol bol uyuyorum bugünlerde. Güzel de olmuyor değil hani. 22 sularında kapanan gözlere kıçımda uçuşan pireler eşlik ediyor. Buna rağmen gün içinde ağzımı yırtarcasına esniyorum.

İnsanın kendi kendine tekrar ettiği şeyleri birisi yüksek sesle söyleyince hiç iyi olmuyor. Örneğin; 'çok çirkinsin, özellikle bugün.' -Böööö- biliyordum dile getirmene gerek yoktu. Bazılarına bakıyorum da; doğuştan bakımlı, dikkat çekici, güzel, sempatik. Bense doğuştan paspal, bakılmamış, yitmiş, gitmiş, falan filan olmuş. Sevmiyor muyum? Seviyorum. Ayna karşısında ne kadar az zaman geçirirsem o kadar iyi. Herkes tarafından beğenilip sevilmek te sığ bir şey olsa gerek -hadiii, kendini kandırma artık- düşünsenize etrafınızdaki herkes sizi seviyor, hakkınızda iyi düşünüyor ve hepsi size gülümsüyor!! Kabustan öteye gitmezdi bu durum benim için. O yüzden memnunum hoşlanılmamaktan.

Baş ağrım elverdiğince yazmaya çalıştıktan sonra yastığıma gömülmek şu anki en iyi fikir. Eylemsizlik gibisi yok!

Ps: Go and fuck yourself! Nihoha çok seviyorum bu lafı :)

Pazar, Ağustos 10




is there anybody in there?

Cuma, Ağustos 1

yaz akşamı.. balkonda oturuyorum.. eskiye dönüyor her şey.. fotokopi gibi.. yine aynı şeyler yaşanıp duruyor.. rüzgar alıp götürmüyor ki bir şeyi.. sanki balkanlardan sorun dalgası geliyor üstüme.. her şey her şey eskiye dönüyor, bense daha çok düşünmeye büyümeye aptallaşmaya ve akıllanmaya başlıyorum.. ama her şey eskiye dönüyor, ama ben büyüyorum.

Söyle Leonard... benim için söyle, yine ve yine. sadece bana.. olan ve olmayan hayatıma.. yaşadığım ve yaşamadığım kısımlara..

'we are ugly, but we have the music...'


şimdi yine o andayım. kitlendiğim noktada... bu sefer denizin dibine inmeyeceğim anahtarlarımı aramaya.. bırakalım kilitli kalsın.. belki de en iyisi budur. kilitli olmak iyidir, yazamamak, ağlayamamak.. herkes her şeyi yapabilirken benim bir şeyleri yapamamam.. iyidir... iyi...

İnsanlar hep tersine..

Sorularla, sorunlarla....

Gerçeklerle, yalanlarla....

Güneş doğdu gök yüzüne....

İnsanlar hep tersine...

Sonu gelmez sevdalarla...

Uçup giden anılarla....

Güneş doğdu gök yüzüne...

İnsanlar

hep

tersine....

Salı, Temmuz 22

Doesn't mean I'm lost..

eski ve yeninin birbirine karıştığı bu günlerde, blogun içeriği aynı kalmakla beraber isminde bir değişiklik yaptım. nedeni nasılı karıştırmayalım böyle olması gerekiyordu diyelim sadece. Hep böyle ya da öyle olması gerekmez mi zaten? Gerekenleri yapmaktan veya yapmamaktan ibarettir belkide hayat.

Herneyse....

Seviyorum 'herneyse'leri. Kolay geçiş sağlıyor alakasız yerlere, kolay konu kapatıyor, ama bahane olmaktan öteye gidemiyor hiç bir zaman.. Hayatta bazı şeyler 'bazı şeyler' olmaktan öteye gidemiyor. Bir kalp sizin için kırılıyorsa, ve siz bencilliği henüz öğrenememiş aforizmalarla hayatınıza yön vermeye çalışıyorsanız; sancıların tam da ortasındasınız demektir. Siyahla beyazın, uzunla kısanın, olmakta olmaya çalışmanın ortasında bir yerlerde... İyi ya da kötünün ortasında...


Kanatsız bir melek mi? Boynuzsuz bir şeytan mı? Aradaki ince çizgi ne zaman yok olur?


Olmak istediğim yer -şaşırmamak işten değil- evim. Herkesten uzak, benim ne olduğumu bilen -bilmeyen- insanların arasında nefes almak. Yargılamayan, yermeyen, atmayan satmayan insanlarla olmak.. Ailemle... Şu zamanlarda gerçekten anlıyorum ki ailem her daim yanımda olan tek sığınak. Gerisi gün geliyor yağmalanıyor, virane oluyor her nasılsa aile denilen şey doğal afetlerden hiç etkilenmiyor. Düşünceler, kıstaslar, bakış açıları farklı olsa da sizi bir arada tutan yaşanmışlıklar, dayanmalar, paylaşılan anlar o çatıyı gün be gün sağlamlaştırıyor.


Herkes birşeyler söylüyor bu günlerde. Ne güzel! Herkesin bir yorumu var benimle ilgili. No comment günlerimi özlemiyor değilim. Hele ki yorumuna en çok ihtiyaç duyduğum anda yorumsuz kalan insanlara sahip olduğumu anladığım günlerde. Ölmedim henüz! Hala atardamarlarım ritm tutmakta! Öyleyse bu akbaba sürüsü neyin nesi? Kokuşmadım henüz ve kanım taptaze akmakta... Bir an önce def etmeli her birini.. İnatlaşmama son vermeliyim, bir bütün halinde olmazsam kendimle, parça pinçik olacağım anladım. Bir bütün olmak içinse dışarıdan birilerinin beynimle ruhumu çengelli iğneyle tutturmasına gerek yok. Kendi kendime dikiş atabilirim. Ve sanırım beynimle ruhumu bir araya getirip diktiğimde, onlar kaynaşıp birlikte hareket etmeyi kabul ettiğinde ben de bir nebze rahatlamış, boy atmış, filizlenmiş olacağım. İğne ipliği almak için param yok hepsi bu.

Play tuşuna basılır, arkaya yaslanıp bir sigara yakılır.. Akşamın keyfini çıkarmak için muazzam bir şarkı...

Coldplay- Lost

Enjoy the silence !

Cumartesi, Temmuz 5





Bir süre buralardan uzak kalmak istiyorum. Yazamıyorum evet, siz göremiyorsunuz belki kelimelerin dizilişini. Fakat beynimde uçuşan cümleler yeter nefret edilmeme. Yazamıyorum evet, dilim, elim varmıyor. Somutluk kazandıramadığım düşüncelerim var. Sanki onları okunacak boyuta getirsem benden uzaklaşıp okuyan kişinin düşünceleri olacaklar. Lanet her okuyandan diğerine geçecek, herkes siyaha aşık olacak sonra. Yok öyle bir şey.. Sadece belirli bir dizgim yok şu sıralar. Yazmamamın sebebi kendime olan kapıları çarpma, gemileri yakma tribi. Buluğ çağımı elm sokağı kabusu olarak yaşıyorum sanırım. Kimilerine göre hala çıkamadım oralardan. Bir yan sokakta başka bir film oynuyor sanki :)


'Hep kendini yazmaktan sıkılmıyor musun?' Hayır sıkılmıyorum. Bazen evet belki, ama topluma o denli uzağım ki, toplumsal olaylara parmak basamıyorum. Çok ta ilgilendirmiyor beni neler olduğu. Tıpkı onları benim hayatımın ilgilendirmediği gibi. Tamamen kendim yazarım kendim okurum karışmasın kimseler modundayım. Bazen de internete koyunca her gün binlerce kişi okuyor gibi hissediyor küçücük bir kız olan egomu tatmin ediyorum. Birinci tekil şahıs yazmayı seviyorum ben. Zaten ömrümüz -mış, -miş lerle geçiyor. Pakize Suda'nın köşesi bile var o isimde :)


Pek yakında kendimi geliştireceğim az kaldı. Ertelemeyi seviyorum. Atalarıma inat bugünün işini yarına bırakıyorum. Saman da saklamıyorum, cami duvarına da işemiyorum. Sadece tutulması muhtemel bir söz veriyorum kendime; tez zamanda ilerleme kaydedip beş duyumun ötesinde de insanlığı anımsatan şeyler yaşayacağım. Sıkıldım ulan sadece soluk alıp vermekten, tek ayak üstünde durmaktan.

Kaming suun......

Salı, Temmuz 1

Hayatımdaki ilk uçuğum çıktı bugün.

Ben de uçuk çıkmazdı ki, ben korkmazdım ki, sıkılmazdım ki..?

Büyüdüm anne, evler büyüdü...

Pazar, Haziran 29

Bu sefer şikayet yok :)

Hayat güzel millet.

Tekne sallanır arada bir, siz bakın keyfinize yine de..

Hayat güzel, şikayet yok.

Cumartesi, Haziran 28

Bile bile lades




Haydi bir şeyler yazalım diyorum kendime. öyle şeyler yazalım ki okuyunca bembeyaz oluversin her yer. çok içince miden bulanır, kusup üstüne yüzünü yıkayınca ayılırsın ya, yazıvereyim diyorum. Yazıvereyim dökülsün midemi bulandıran ne varsa. Sözcük çantamı açıp koyuyorum önüme, seçiyorum içinden en iğrenç olanlarını, yanyana diziyorum ki daha çok mide bulandırsın. diziyorum, tadına bakıyorum, sindiriyorum.. Kusamıyorum. Renkten renge giriyor yüzüm.


En acısı da ne biliyor musun? Böyle zamanlarda -beyninin acıdığı, aşındığı zamanlar- herkes alim kesiliyor. İyi kötü doğru yanlış tüm fikirleriyle beyninizi bulandırıyor. Fikirleriyle kalsa iyi, hayatına girip ilahi huzuru sağlamaya çalışıyor. Ya da sadece kendini 'tatmin' etmeyi.. Ve daha acısı ne biliyor musun? Bunlara sonucunu bile bile kulak asman. İnsansız bir hayat isterken insan deryasına düşmek... Bu deryada yüzme bilmek de bir işe yaramıyor. Tüm can yelekleri giyilmiş, sonuç belli; bile bile lades...
Ne olucak benim sonum...........

Çarşamba, Haziran 25

Vesaire vesaire.

Boşversene.

Umrumda değil..

'Birden bire boşalan yolların ortasındayım.'





Uzun zaman geçti... uzun uzun zamanlar. asırlar geçti belki de. aynada kendimi tanıyamayacağım kadar kocaman asırlar.. neydim nereye gittim? nereden geldim? Yüzümdeki çizgiler neyin nesi? yazamıyorum bak, ellerim kayıp gitmiyor. kendimden kaçıyorum, kopuyorum yine.. gün gelir kendimi bomboş yolların ortasında bulursam, tekrar bütünleşememekten korkuyorum. içimi içime sokamazsam? sözcüklerim benden habersiz çıkıp karışırsa sigaramın dumanına? etrafımdaki insanları tanımazsam gözümü açtığımda? vücudum benden habersiz dolaşırsa sokaklarda? Kor-ku-yo-rum! Bilincimi kaybetmekten korkuyorum. ya değişirsem ve öylece kalırsam? Ya da çoktan değiştiysem? düşünen hücrelerim çıkın dışarı, tatile gidin. Hisseden hücrelerim kalsın sadece.. Hangisi doğru seçim bilmiyorum. Eylemlerim olumsuzluk ekinden boğuluyor. Kara Salı'larım kara haftalara dönüşüyor. Kulağımda müzik, gözlerimde karadan bir bağ, ellerim kelepçeli. Yürüyorum... Bir sonu vardır bu patikanın. Sadece yürüyorum...

Pazartesi, Haziran 2

:)

.......................................................

Ne yapmalı?

Susmalı..

Susmalı...

Oluruna bırakmalı....

Ne yapmalı?

Sktir olup gitmeli bu diyarlardan, bu deveyi güdemiyorum artık lakin.

Kimseye bir şey verecek halim yok. Kimseye hiç bir şey veremem artık ben..

Pazar, Haziran 1

Yarın koşu başlıyor. Her şeyi unutmalı, her şeyi. İş hepsinden önce gelmeli. ve ben başarmalıyım, ve başaracağım! Başka çarem yok zaten şu durumda.

Pietro'ya sevgiler :D

Cuma, Mayıs 30




Çok kararsızım. Çok... Geleceği görebilmeyi şu an çok isterdim. En çok şimdi.. Hiç bu kadar boğulmamıştı nefeslerim. Hiç bu kadar üst üste binmemişti sanki herşey. Ya da ben hiç bu kadar zayıf ve mantıksız olmamıştım belki de. Bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. Her yanım felç, kim ne derse susuyorum.

Perşembe, Mayıs 29

Beynimde karıncalanıp, midemde bulantı yaratan herkes, tebessümlerinin hesabını şimdi soran, beni kahreden, yüzüme gölge düşüren herkes; bilin ki benden değerli değilsiniz hiç biriniz. Ve bilin ki; ben yüklem ve özneyim kendi hayatımda, sizse sadece sıfat. Hayat benim çünkü, başrol benim. Ve beni üzmeye kimsenin hakkı olmamalı, hele yok yere, hele sıfırdan, hele salt kendi sorunlarıyla baş edemediğinden. Şu an kusmamı sağlayan herkes, beni rahat bırakın artık. Herkes kendi sorunu ne ise onu çözsün, omuzlarım çökmek üzere, kimseyi kaldıramıyorum artık. Ayıpsa, ayıp! İkiyüzlülükse evet. Güçlüksüzse katılıyorum Adilikse aynen varım. Ama yeter artık. Lütfen yeter. Nefes almak istiyorum buna izin verin.

Çarşamba, Mayıs 28




Biri beni buradan çıkarsın. Katil olmak için çok gencim.

Pazar, Mayıs 25


'Bu ev artık yuva değil, bütün eşyalar üst üste terketmeden önce...'

Cumartesi, Mayıs 24

ANNE NE YAPTIN?




Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?
Senden istemiyordum ne tacı ne sarayı
Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim.

Bir kere doğurdunsa sonra niçin büyüttün?
Kundakta beşikte de bir zahmetim mi vardı?
Koynundan niçin attın yavrunu bütün bütün.
Bilmiyor muydun ki o yalnızlıktan korkardı?

Sütünden tatlı mıdır anne sanki bu hayat?
Bana sorsana anne yaşamak bir hüner mi?
El aç yalvar gündüze geceye boyun uzat
Bu uğurda bir ömür çürütmeye değer mi?

Karnında yaşıyordum kafiydi saadetim
Anne istemiyordum ne tacı ne sarayı
Anne karnında fazla yaramazlık mı ettim?
Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?


Cahit Sıtkı Tarancı

Cuma, Mayıs 23

acaba?





-Biz bir aileyiz.
-Hasiktir ordan!

Foto: marion_by_enigma_astralis -deviantart.com-

Pazartesi, Mayıs 19

VAZGEÇTİM DÜNYADAN



Nerde sözler? Nerde yüreğim?

Bende sevdim, sevmedi bilenim.
Ver elini sonsuzluğa,
Al beni dünyadan, kalmadı sevenim.

Yürekler alınmaz pulla parayla.
Kim yenmiş kaderi duayla?
Gelinlik giymeden,
Işığı görmeden,
Bebeğimden önce vazgeçtim dünyadan.

Kaderi yanmeden utandım kendimden.
Daha sevilmeden vazgeçtim dünyadan.

Nerden geldim? Yolculuk nereye?
Belki söyler sorarsam kadere
Yok sevenim arzuyla,
Mezarlar bile küsmüş kadınca ölene


Şebnem Ferah

Cuma, Mayıs 16

İnsan bir kuyuya düştüğünde itenin ne önemi varki? Onu en çabuk dibe çeken kendi ağırlığıdır... (alıntıdır)


Bu ne yaa?

Ne bu??

Anlayamıyorum.

İnsanların sıfır empatiyle birbirine yaklaşmasını anlamıyorum.

Bu denli çıkar ilişkilerini anlamıyorum.

Bencilliklerin boyutuna aklım ermiyor.

Şaşıp kalıyorum bu kendi nefeslerini sayma haline, diğerlerinin nefesinden çalma oyununa.

İnanamıyorum en yakınlarımın bile aslında sadece kendilerini gözetmesine.

'Verebildiğin kadar insansın' a katılmıyorum!!

Bu kadar maskeli olabileceğine inanmıyorum insanların!!

Bu ne yaa?

Ne bu??

Anlayamıyorum.

Herkes ne kadar yalnız bu hayatta. En çok ta biz.

Pazartesi, Mayıs 12

11.05.2008

Kara gün, olmayasıca gün. Yaşadığıma saymadığım gün. Çıplak geldi ölüm, sel gibi, fırtına gibi, kıyamet gibi. Aldı götürdü. Söz vermişti, beraber başaracaktık. Söz vermişti...

İçime gömdüm acımı, attım bir köşeye. Hiç soğumayacak, hiç alışılmayacak, hiç unutulmayacak. İnsanların umarsız gülmelerini kıskanır oldum. İçime gömdüm, acıma ortak etmeyeceğim kimseyi. Ortaklar çoğaldıkça yaram derinleşiyor. Derinleştikçe kanıyor, kanadıkça durmuyor. Kahretsin küsüp oturamıyorsun bir yere. Köşene çekilip, cenin pozisyonunda öylece kalamıyorsun. Hayat beklemiyor, ritmi kaçırdığında geçip gidiveriyor. Acını bile sindiremeden koşturmaya başlıyorsun.

Tanrı duymuyor, görmüyor, anlamıyor. Yukardan bi yerden bize bakıp kıs kıs gülüyor. Tanrı duymuyor, dualarımı kabul etmiyor. Son inancımı da kaybettim. Sığınacak bir yüce yok buralarda. Kendi kendine sarılıp pansuman yapıyorsun yarana. okus pokusla geçmiyor izler.


Ruhum ayrıldı bedenimden. Yaptığım uyuşturucu iğnenin etkisi geçince her şey baştan başlayacak. Beyin en büyük uyuşturucu demiştim ya, yok sayıyorum şimdilik olanları. Keşke yok olsa, keşke bu kadar kolay olsa. Giden dönmüyor, geri gelmiyor oyunun sonunda. Oynamaktan sıkıldım egale edilmek istiyorum hayattan. Biri bu acıyı durdursun....

Pazartesi, Mayıs 5

Herşey bir adımla başladı.

İlk günümü zor da olsa atlattım. Nasıl hamlamışım, nasıl yoruldum çöktüm bugün anlatamam. Ama bu yorgunluğu bile özlemişim. Sabah hariç yüzümde hep bir sırıtma mevcuttu. Bir işe yaradığını ya da yarayacağını bilmek kadar güzel bişey yok. (Tabi karşılığında para almak kadar da :) )


Sabah ayakkabıların azizliğiyle başladım güne. Ayaklarım da tüm bünye gibi bir kalıba oturamadığından ne 37 ne 38. Böyle olunca bi ayağım sıktı bi ayağım bol geldi. Bir elimde ajanda, şemsiye dolu bi poşet, ayakkabılar bir yandan. Neyse ki otobüsü kaçırmadım. Tam vaktinde orda olmama rağmen taksicinin azabına uğradım ve 10 dk geç kaldım!! Şunu bir kez daha anladım ki, insanlardan yardım istemeyeceksin. Hemen kendi çıkarlarını gözetmekte üstüne yok insanların! Sonunda yeri buldum ve içeri girdim. Bir grup takım elbiselinin içine kaynadım. 4 kız 21 erkek! Erkeklerin çoğunlukta olmasına nasıl sevindim, nasıl sevindim! Hiç kokoş tip yoktu, bu da demek oluyor ki adamlar projelerine güveniyor. Satmak için artı bir fiziksel özellik kullanmaya gerek kalmayacağı için ( genel kanı budur çünkü) bilgili kişiler işe alınmış. İtalyan Ceo'muzu bir saat kadar bekledikten sonra kendisi teşrif ettiler. Bu da bir artı ve Türk insanında göremeyeceğimiz türden bir şey bence. Bize hoşgeldin demek için onca yol gelmiş adamlar. Rotarlı da olsa eğitim sınıflarına geçtik. Tipik tanıma muhabbetleri. Yine en küçükleri benim :) En vasıfsız ve hayat ışığı sönmüş olan da benim sanırım. Akut'a üye olan biri bile var grupta :) İnsanların yaşama ve sosyalleşme arzusu karşısında hayrete düştüm. Ve başka bir evrenden olduğuma kanaat getirdim bir kez daha. Benim hobim uyumak ve miskinlik evet, neden güldü ki herkes bu kadar? Eğitmenler genç, motive edici, cana yakın. Baş ağrım için ilaç, vuran ayağım için yara bandı soracak kadar samimiler. İşlerini severek yaptıkları belli. Projeye güvendikleri de. 5 yıllık bir araştırma sonucu bu pazara girmişler. Biri Avrupa devi bir şirket, biri Türkiye'de medya sektörünü avucunda tutan bir holding. İkisinin birleşiminde Voltran gibi bir şey oluşuyor sanırım :) Herkes yeni, herkes heyecanlı. Kimse sana yeni diye bakamıyor çünkü çekirdek kadro biziz. Bu işin ilk temsilcileri.. 150 kişinin içinden seçilen 50 kişi içine girmek ayrıca onurlandırdı beni.



İnsanlar hiç te sandığım gibi soğuk değil. Satışçıların kanında var sıcakkanlı olmak galiba ( ben hariç). Hemen yaşadığı ayrılığı anlatan da var, yaza evlenecek olmasını heyecanla aktaran da. Kimse kimseye rakip olarak bakmıyor. Takım ruhu var insanlarda :) Expo nerde burası nerde dedirttiler şimdiden. Ayrıca Gelişim Platformu'nun kafesinde feci güzel yemekler yapılıyor. Ya da bedava olduğu için feci güzel geliyor :)


Şimdilik herşey güzel. İkinci gün yarın, eğitim başlıyor. Cumartesi bile gideceğim ama dolu dolu bir eğitim olacak ve eğitmenler -tabiri caizse her tökezlediğimizde yanımızda olacak. Gözlerim yanıyor ama yazmak istedim ilk günümü. İzlenimler bu kadar şimdilik :) Sonrasında neler olur bilinmez.

Cumartesi, Mayıs 3


Sözün bittiği yerler de vardır, ya da söylenmek istenmediği...

Foto : _something_r_o_t_t_e_n__by_skie_archer

Cuma, Mayıs 2

Bu Sadece 1 (bir) Başlangıç



Bugün evde geçirdiğim son hafta içi gündü. Sevdiğim günlerden Cuma. Artık her Cuma daha da güzel olacak, 'thanks God its Friday'ler havada uçuşacak. Çünkü pazartesi gününden itibaren çalışma hayatına geri dönüyorum. Koşturmaca başlıyor. Oldum olası sevmem yeni şeyleri ben. Her şeyin eskiyip yerli yerine oturmuş olması daha hoşuma gidiyor. Yeni insan sevmem, yeni bir iş sevmem, yeni alınmış giysileri bile sevmem; üstüme oturması zaman alır. Zamanla alışacağım tabi. Kötü günlerim de olacak iyi günlerim de (maaş aldığım günler mesela). Paralar geldikleri gibi gidecekler, ilk hedefleri Akdeniz, ileri!



Bu 3 ayı hiç te verimli geçirmedim aslında. İlk bir ayını işsizliğe alışarak geçirdim. İkinci ayı aylaklık yaparak, arada bir örgü örerek ve koltukta kedilerimle uyuklayarak. Son günlerimi ise kafama düşen saksının da katkılarıyla film izleyip, kitap okuyarak. İstediğim verimi alamasam da diğer iki aya göre daha rahattı içim. Öyle ya da böyle, geçti işte günler. Ve ben yeniden işe dönüyorum, kendi paramı kazanmaya. Hamlamış vücudumu alıştırmam zaman alacak, çok çalışmam ve bu sefer başarmam gerekecek. Yeni olan şeyleri eskitmekle başlayabilirim işe. Bir sürü kişisel gelişim kitabı ve pazarlama stratejisi üzerine yazılan makale okuyabilirim. Ne gerekiyorsa yapmalı, bu işi kotarmalıyım. Bundan iyisini Şam'da bile bulamam çünkü.


Yine o koşuşturan kalabalığa karışmak, bitmek bilmeyen koşuya kaldığım yerden devam etmek. Yine o berbat maskeleri takmak, akşam olunca soğuk su yardımıyla hepsini çıkarmak. Olmadığım bir insan gibi görünmek. Saygı çerçevesinden insanlara gülümsemek, beyaz yalanlar söylemek. Yaşam savaşına dört koldan sarılıyorum yine. Koşu bandımı fişe takıyorum, son hızla koşuyorum üstünde. Yorulmak yok, nefes almak yok, yaşam alanları yok, kendin olmak yok. Makineleşme çağımın doruklarındayım. Ya bu düzene teslim olup silahları atacağım ya da inadımda devam edip büyümeyi ve getirilerini reddedeceğim. Kişilik bölünmesi filminin ikinci bölümü başlıyor. Gelişmelerin arkası yarın. Herkese iyi seyirler....

Perşembe, Nisan 24

To-Do List








1- İnsanlara düşündüklerimi anlatmayacağım.
2- İnsanların benim kadar ince düşünmediğini görünce hayal kırıklığına uğramayacağım.
3- Kendi kendime yetebilirim, başkasına ihtiyaç duymak için fazla büyümüşüm.
4- Olağan dışı her şeyden uzak duracağım. Her şeyi gerektiği kadar ve ayarınca yapacağım, söylenen ve yapılan iyiliği de kötülüğü de unutmayacağım. Herkese gerektiği kadar sevgi ve saygı duyacağım. Fazlasını hakettiklerinde verebilirim.
5- Tek başımayım, tek başınalıkla baş edebilirim çünkü başım buna müsait.
6-İnsanlar olması gerekenden bile basit.






Umurundaymışım gibi davranma dünya.

Cuma, Nisan 18

Sayısal Problemler







Yazmam gerek değil mi? İçimdeki zehrin hafif hafif sızması gerek değil mi? Değil işte. Olmuyor,

tıkanıyor, kalıyor, hiç bir kireç çözücü sökemiyor içimde biriken kelimeleri. Öylece bekleşiyoruz doğumhane kapısında bir türlü doğmayan çocuk cümlelerimi ben ve ben. Kararlar alınır kararlar bozulur. Hayat bu değil mi? Birileri bizim için karar alır; biz ona kader deriz, kendimiz için karar alırız; özgür irademiz olur. Kaçacak bir delik arıyorum köstebek misali. Fotokopi günler demiştim. Pazartesi bir adet gün itina ile yaşanır. Geriye kalan günler için yenisini yaşamaz, pazartesiden faydalanırım, her gün aynı günü yaşarım güzel kısır döngüm içinde. Her gün değişik, her gün başka bir macera, ne yorucu ama!


Kesişen günleri seviyorum ben. Matematikle aramızda sorunlar olsa da hayatın bazı evrelerini ona benzetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Dostlarımla aynı zamanı yaşamak güzel, zamanlarımızın kesişmesi, dertlerimizin çıkarılması, karelerinin alınıp çoklu bilinmeyen olması. Eşleniklerimin olması güzel. Hayat 'eşlenik'siz çekimez olurdu bence. Kendimle kesişen zamanların çokluğunda, başka hiç bir işleme izin yok şu sıra hayatımda. Kendi kendime 4 işlem yapıp 2 kere 2'ye yeni bir boyut kazandırmakla meşgulüm. Daha fazlası 'daha fazla' gelir oldu çünkü.

Koyu bir sohbetin ortasında bulmak istiyorum kendimi. Herkeşler toplanmış. Sevdiklerim, onların sevdikleri... Akıllarda başka sorulara yer yok, herkes o anı yaşıyor. Çimlerin üstü olabilir, sevdiğim bir yer olabilir, bir ev olabilir bu mekan. Önemli olan o an herkesin aynı sayısal problem üzerine yoğunlaşmış olması. Herkesin 'Evrensel Küme' de buluşması, herkesin zamanlarının kesişmesi. Ve bundan memnun olması. Yanlış anlaşılmaların olmadığı küçücük bir an istiyorum. Matematikte yanlış anlaşılma olmaz değil mi?

-3x5 = 25
-Nası yani?
-Aa pardon ben yanlış anlamışım.


Evet en güzeli bu günlerde matematikte kaybolup gitmek. Bekleyin rakamlar ben geliyorum! 10lu basamağınızda bir yer de bana açın. 11li basamak olsun biraz da canım, kime zararımız var. -Şştt! iki kardeş, fazla sigaran var mı??
Evet alışabilirim sanırım bu dünyaya :) -




foto: Yine http://www.deviantart.com/ -I_m_tired_by_Tigru-

Cuma, Nisan 11

Daha çok okumalı, daha çok izlemeli, daha çok dinlemeli, daha çok duymalı, daha az konuşmalı.

Daha çok okumalı herşeyden önce.

Çarşamba, Nisan 9

Kedi Sorunsalı

Kasap önünde bekleyen kedilerden ibaretiz. Önümüze atılan bir kaç parça hayat için bekleşiyoruz kapı önünde. Gözlerimizi irileştirip salyalar akıtarak bizim olan nefeslerin önümüze sunulması tek arzumuz... Kasap bir gün insafa gelir, kapılarını açar mı bu zavallı kedilere? Nedense hiç umudum yok. Giderek karamsar değil gerçekçi olduğumu farkediyorum. Çözülüp giden çorap sökükleri değil mi hepimizin hayatı? İpin ucu kimde belli değildi, hala belli değil.

Pazartesi, Nisan 7

Married With Children



Evlilik hakkında bir çok yazı yazılmıştır eminim. Ben de bir kaç saattir aklımda uçuşan kelimeleri somutlaştırmak istedim. Annemin evlilik hakkında yaptığı yorum en sevdiklerimdendir: 'Evlilik zinanın resmi halidir.' der. Açıkcası bana çok garip gelir bu kurum, tamamen dayatmalardan ibarettir. Devlet ve millet gözünde gayrı-resmi zinadan resmi zinaya geçiş, birlikte yaşamanın kabul edilebilir durum haline gelişi. Atılan bir imza ve takılan yüzük çevreniz için bir onay anlamına gelse de sizin için duvarların üstünüze yürümesi anlamı taşıyabilir. Çoğu çift son anda evlilikten şüphe duyabilir, isteklerini tekrar gözden geçirir, belki de vazgeçer. Aslında ister sevgilisiyle beraber bir hayat kurmayı ama işin içine resmiyet girdiğinden bir süre kararsız kalması ve boğulduğunu hissetmesi normaldir.
Bize çevremiz tarafından dayatılan bu kurum, önceleri (çok ta önce değil, anne babalarımızın zamanında) görücü usulü denilen biçimde gerçekleştiriliyordu. Hala devam eden pek çok yöre var tabi ki. Görücü usulünün içine kameralar, magazin ve bir sunucu eklendiğinde ise günümüz evlilik programları çıkıveriyor karşımıza. Sloganı da gülünesi: 'Evlenmeyen kalmasın!' Milletin tek ya da çift yaşaması bizi bu kadar germişken, ev kadınlarının ilgisinin çekmemesi imkansız. Alınan reytingler programın birer ikişer çoğalmasına yol açtı. Bilmeyenler için özetleyeyim programın formatını. Evlenmek isteyen ademoğulları ve havvakızları programa katılır, aman şöyle olsun aman böyle olsun diye bir profil çıkarırlar, ekranda görüp beğenen karşı cins telefona sarılır, adayla evlenmek istediğini söyler. Aralarda çalan Fatih Ürek'in güzide parçası 'Hadi Hadi' yi ve atılan göbekleri es geçiyorum, konumuzla bir alakası yok. Modern hayatın aklımızı çeldiği bu günlerde, bilen bilmeyen herkesin bu 'modernize olmuş hayat'la ilgili söyleyecek birşeyler bulduğu bu günlerde, görücü usulünün televizyon ekranlarına taşması nasıl bir çelişkidir? Orda tanışıp evlenip mutlu olan çift/çiftler var mıdır? Mutlu olmaları bir şans mıdır? Sorular çoğaltılabilir pek tabi.
Benim bahsetmek istediğim bu kadar kutsal (evet klişe bir laf ama gerçekten kutsal) bir olayı nasıl bu kadar basite indirgeyebildiğimiz. İki insanın tamemen özgür iradesiyle karar vermesi gereken bir konu bu. Birisi için yemin etmek, bu yemini tüm ruhuyla benimsemek basite alınacak bir konu değil. Onun hem sırdaşı, hem aşkı, hem bedeni, hem ruhu hem beyni olmak.. Herkesin kaldıracağı bir sorumluluk değil.


Evlilik aşkı öldürür mü?


Neden ve neden hayatımız boyunca karşılaştığımız herşeyi bir kalıba sokmak zorundayız? Neden genellemeler yaptığımızda tüm dünyanın bizim genellememize göre yaşayacağını ve haklı çıkacağımızı sanarak atıp tutarız? Her şey bir kalıpta olmak zorunda mıdır?


  • Erkek aldatır, kadın sever.

  • Kadın yuva yapar, erkeğin gözü bir süre sonra dışarı kayar.

  • Erkeklerin hepsi aynıdır.

  • Kadınların da hepsi aynıdır.

  • Her şeyin bir sonu vardır.

  • Her aşk mutsuzlukla biter.

  • Her aşk biter.

  • Aşk mantıksızlıktır.

  • Aşk yoktur.

  • Aşk vardır.

Vesaire! Her şeye bir kılıf uydurmak ve o kılıfa uyacağına tüm kalbimizle inanmak en güzel yaptığımız eylemler arasında. Bırakamadık hayatı kendi akışına. Bırakamadık sadelikte nötrlükte. Sıfatlar üstüne sıfatlar ekledik ona.

Evliliğinizin nasıl gideceği tamamen size bağlı aslında. Kadına ve erkeğe. Hiç evlenmedim ve psikoloji okumadım ama fikirlerimi beyan etmekte özgürüm sanırım? Evliliğin, beraber yaşamanın tam olarak ne olduğunu bilmek gerekiyor önce.



- Bu evlilik yürümeyecek sanırım Necla.

-Neden kız? Çok seviyordunuz ya birbirinizi.

-Bilemiyorum Mehmet'in ayakları kokuyor.

Sizce eşiniz uykudan kalktığında saçları fönlü mü olacak? Her zaman bakımlı her zaman buluşmalarınızda olduğu kadar güzel mi çıkacak karşınıza? Eşiniz hiç kabız olmayacak, geğirmeyecek, gaz çıkarmayacak mı? Onun saçları yağlanmaz, gözlerinde çapak olmaz mı? Sabah kalktığında dili damağı kurumuş olmayacak, ağzı kokmayacak mı? Beraber yaşamak onu her haliyle görmeyi, tanımayı da gerektiriyor...

Karşılıklı özveride bulunmaktan bahsetmiyorum burda. Tamamen doğal hayatın getirilerinden söz ediyorum. Geçmişten beri kulaklarımızda yankılanan genellemelerden sıyrılmak gerekiyor bir de. 'Yemeği kadın hazırlar, sofrayı toplar, üstüne de güzel bol köpüklü bir türk kahvesi yapar. Evi de kadın temizler. Günümüz koşullarında kadın hem çalışmalı hem ev hanımı olmalıdır. Çocuk ta yapmalıdır. Mükemmeldir, muhteşem bir robottur kadın. Hem yedirir, hem temizler, hem para kazanır, hem doğurur, hem büyütür.' Ortak yaşam diyoruz? Hayat müşterek diyoruz?

Sema Şimşek'in (eski manken) çok beğendiğim bir sözü var Burak Hakkı ile olan evlilikleri hakkında: 'Birbirimiz için özveride bulunuyoruz, fedakarlıkta değil.' Fedakarlık bir nebze kendinden ödün verme taşıyor bünyesinde. Özveri ise ödün vermeksizin, gönüllü bir şeyler yapmak, yapabilmeyi istemek gibi geliyor bana. Belki de ikisi aynı anlamı taşıyordur. Bakış açılarımız farklıdır. Evlilik aşkı öldürür mü bilinmez ama maddi sıkıntının evliliği baltaladığı bir gerçek. Ev sahibi kapıya dayandığında, fatura ödenmediği için sular kesildiğinde hala aynı tutkuyla birbirinizi sevebilir misiniz merak ediyorum. Kimse bir yalı, son model arabalar, hizmetçiler istemiyor ama gereken koşulları yaratıp adım atmak gerekiyor bence evliliğe. Bu bir oyun değil, mızıkçılık yapamazsınız, anneniz sizi eve çağırdığı için bırakıp gidemezsiniz. Olmadı baştan başlayalım diyemezsiniz. Bir kule inşaa etmeye başladıysanız o kuleyi ayakta tutacak şeylerin sağlamlığına güvenmelisiniz.

1 kişiyle 1 ömür yaşanır mı?

Günümüz gençlerinin bolca kullandığı soru kalıbı.

-Bazen evlenmek istediğimi farkediyorum Melis.

-Ayol ne evlenmesi manyak mısın sen? Bir erkeğe bir ömür katlanabilir misin?

-Hmm.. Sanırım hayır. Sıkılırım yahu.

-Ben de onu diyorum işte. Her gün aynı kişiyle uyanmaktan sıkılır insan.


-Kalıplara sokmak değil amacım. Herkes istediği gibi yaşar hayatını.- Erkekle kadını yaratmış Tanrı. Yaratmış ki bir puzzle gibi birbirlerini tamamlasınlar. Zaman akıp gidiyor ve insandan çok şey alıp götürüyor geçerken. Güzelliğinizi, diriliğinizi, dayanıklılığınızı, direnme gücünüzü sömürüyor hiç doymadan, durmadan zaman. Zamanın sizden çaldıkları terazide ağır bastığı an, geriye dönüp baktığınızda ne düşüneceksiniz? Anne babanız çoktan vefat etmiş olacak, arkadaşlarınız evlenmiş, kiminin torunu bile olmuş, aile kavramının dibine vurmuş halde yaşıyor olacaklar muhtemelen. Hayatı tek başınıza göğüsleyebilecek misiniz? Bu kadar güçlü iseniz buyrun meydan sizin.

Bir hikaye vardı tam da anımsayamadığım; 'Köylerin birinde çok güzel bir kız yaşarmış. Herkes onunla evlenmek istermiş fakat kızın babası katı kuralları olan biriymiş. Biricik kızını önüne gelen bir adamla evlendirmek istemezmiş. Bir gün bir delikanlı gelmiş evlerine. İsteği gözlerindeki parıltıdan belliymiş, kızını istemiş adamdan. Süren ısrarlar sonucu kızın babası ona bir şart koşmuş. Göz kamaştıran gül bahçesini göstermiş delikanlıya. Bu bahçedeki en güzel gülü bana bir dakika içinde getirirsen kızımı sana veririm demiş. Delikanlı sevinçle kabul etmiş, o kadar güzel bir bahçeymiş ki içinde bulunduğu, işinin çok kolay olacağını düşünmüş. Hemen işe koyulmuş, bahçenin içine girmiş. Yeni açmış bir beyaz gül görmüş, en güzeli bu diyip kopartacakken ileride şahane bir kırmızı gül görmüş. Kırmızı gülün yanına varıp onu kopartacakken hemen yanındaki pembe güle kaymış gözleri. Onun hepsinden güzel olduğunu düşünmüş. Her renkten en güzel güllerin bulunduğu bahçede bir dakikasını doldurmuş başı dönerek Ama elinde hiç bir gül yokmuş. Çünkü bir türlü karar verememiş, hep daha güzelini aramış gözleri, hep daha iyisini. Karar kılamamış, dolayısıyla sevdiği kızla evlenememiş.' Sanırım böyleydi bu hikaye. Kimse mükemmel değil, hepimiz insanız. Zaaflarımız var, iyi olduğumuz yanlar var. Ama mükemmel değiliz işte. Aynaya baktığımızda, mükemmel olmadığımızı, olamayacağımızı, karşımıza bir mükemmel çıkmayacağını kabul ederek aynaya baktığımızda, kendi mükemmelimizi aramaya koyulacağız. Umut ediyorum ki o zaman ömür boyu aynı insanla aynı yatağı paylaşmak isteyeceğiz.



Bir gün herkesin kendi mükemmeli ile evlenmesi dileğiyle. :)

Nostalji vol.2


Şimdi köhne mahalledeki bir gecekondunun camıyım. Gece konmuşum, eğretiyim, en ufak sarsıntıda yıkılabilirim kısaca… Yağmur vuruyor yüzüme en kahpe yalnızlıkları. Bense hareketsiz ifadesiz olduğum gibi bakıyorum yüzüme vurulanlara. Daha sonra yüzümde kirli damla izleri kalıyor geriye. Kara güneşim çıkıyor sabahları. Evimi aydınlatmamı sağlıyor. Kirli damla izlerimse bir hayırsever tarafından temizleniyor. Ben yine aynı camım, aynı ifadesizlik çatlaklarımda dolanıyor

------------------------------------------------------------------------------------------------

Tutunacak bir el olmayınca, mecburen kendi ellerini ısıtmak zorunda kalıyor insan. ya da hiç yoktan ayaklarının kayıverdiğini hissedince, belki düşüşü hızlandırmak için, belki 'acılara tutunmak' deyimini somutlaştırmak için açıyor en acıklı şarkıları. Gözünden süzülen yaşları yoğunlaştırıp duman diye içine çekiveriyor. Şarkıların beş kurusun biri etmediğini anlayınca, biten sigara paketinin açılmak için sabırsızlanan yenisi açılıyor. Burnunun her bir yerine giriyor o hoş anason kokusu... ne zamandır dakikalarca düşündüğünü düşünüyorsun sonra.. dakikalarca sabit kalarak, çekmeye doyamadığın sigaranı, kendi kendine yanmaya mahkum bırakarak..seni mahkum ettikleri gibi.. Küllerinden yeniden doğmasını bekliyorsun sonra, senin gibi yeniden doğmasını. ya da yaktığın yeni bir sigara gibi gıcır olarak paketten çıkmayı.. ne kadardır insanlara değer verdiğini düşünüyorsun.. ne kadardır kritersiz sevdiğini... önce konuşacak kadar sevmelisin, beğenirsen elini tutmalısın.. sıcak gelirse sarılmalısın.. sımsıkı sardıysa öpmelisin.. ıslaklığı tenine yapışıp kaldıysa ruhunu paylaşmalısın onunla.. oysa sen ruhunu açtın, yol geçen misali, handa bir gece konaklayıp gidecek olan yolculara.. oysa sen tek kişilik oda fiyatı aldın düzinelerce kalan insanlardan.. oysa sen kritersiz, karşılıksız sevdin.. Karşılıksız ya.. beklentisiz.. öylesine.. sevginin anlamını bulması adına.. sevebildiğini göstermek adına.. o zaman sorarım sana nedir bu kalp ağrısı? Öylesine sevmiştin ya hani? rüzgarın saçlarını savurması gibi, bir anlık ürperti gibi, dudaklarına ansızın düsen kar tanesinin saniyelik erimesi gibi sevmiştin ya.. Şimdi neden bu sancı seansları? Neden bu slayt gösterileri en acıklı sahnelerin? Neden geceleri tavana göz oyunları yapmalar? neden yastıklara sarılmalar.. yanında yatan anneni saniyelik başkası sanmalar? Hadi... Uyan artik. karşılıksız sevmek yok.. kriterler, sınamalar, ama'lar, keşke’ler yok artik.. hadi al maskeni gel mahalle düğününe katil.. yalanla kararsızlık evleniyormuş.. gel nikah şahitliği yap.. gel en güzel maskelerinle.. söndürdüğün sigaralar misali.. içine çek derince hayati.. sonra da bas küllüğe en güzel hatıraları.. külleri hemen boşalt çöpe. küllerinden yeniden doğmak.. Annene rica et bu aksam... yarin seni tekrar doğurmasını dile. gözlerini açtığında ufak bir tebessüm yerleştir o koca dudaklarına.. Hadi...

-------------------------------------------------------------------------------------------------
Giderek saçmalaşıyor her şey. hayatımız çorap söküğü misali.. Çekilen, bitirilen iplerden ibaretiz. Bizi kimin makaraya sardığı belirsiz. Hepimizin ipinin ucu bir başkasında!


-------------------------------------------------------------------------------------------------

Bir hüzün çöktü ki içime, hiç bir vincin kaldıramayacağı kadar ağır. Bir duman düğümlenmiş ki boğazıma, hiç bir suni teneffüs normale döndüremez beni. Bir umutsuzluk çukuruna düşmüşüm ki, kalkıp gitmek na mümkün! İleri adim atmak ellerini getirmez bana, geri adim atmak olanları değiştirmez. başka yollara savrulmak çözüm değil. bak, organik olamıyormuş ask.! doğaçlama söylenemiyormuş sözler. hissizlik alnıma çalınan kara leke ! çamaşır suyuna bastırdım ruhumu temizlensin diye.. tuz ruhu döktüm en ücra köselerime.. gelme, geleme, gelsen de bulama diye

------------------------------------------------------------------------------------------------

Kış hiç gelmedi bahar ise gecikti… Her şey aralarda yaşanıyor artik kesin olan hiçbir şey yok gibi.. Yeşillenmeye hazır çiçekler, karıncalar erken başladı yiyecek toplama islerine.. Sahi karıncalar hep çalışır mi? Düzenli seks hayatları yok mudur karıncaların? Ya sevgilileri? Düşünecek bolca vaktim var gibi.. Olmadık şeyleri olmadık zamanlarda düşünebilme becerisi.. Düşünebilecek zamanlar yaratma becerisi..
Kahvem bana eslik ediyor simdi.. Sanırım en çok sevdiğim şeylerden biri kahve.. Uyanmak için ihtiyacım olduğuna inandırmışım kendimi.. Hayat boyu size yetecek bir ihtiyaç listesi hazırladınız mı hiç? Neleri koyardınız içine hazırlayacak olsanız? Bi' düşünün…
Uzun zamandır ise yarar tek bir cümle okumadım. Yazamıyor olmamı buna bağlıyorum. Ya da artik hep istediğim kişi oldum. Welcome my son.. Welcome to the machine..! Otomatik pilota aldım hayatimi… Etki yok tepki hiç yok.. O zaman içimdeki pimi çekilmiş bombalar neyin nesi? O zaman neden ellerim akıp gitmiyor yazarken? O zaman içimdeki papatyalar ne? Küçük bir kız gelecek simdi, yada koca bir kadın.. Sevilip sevilmediğini öğrenmek için yolacak papatyalarımı tek tek.. Sonuç bir şeyi değiştirecekmiş gibi..! İhtiyaç listemin ilk sırasında yer alıyor sevgi, ağlamak, acı.. Sahi ask hep acıyla kol kola mi gelir karşıdan? Önümüze gelene bin tekme mi oynarlar kol kola? Kahkahalarla? Halbuki saklambacı severim ben.. Ebe olmayı, gözüm kapalı bulup sevinmeyi.. Mızıkçı olmayı.. Gözlerimi kaparim, ellerimi yüzüme örterim.. Parmaklarımı aralayıp bakarım aslında.. ebeliğin sorumluluğunu kaldıramam. Yapamayacağımı bilirim çünkü. Bulamayacağımı bilirim.
Aksam oluyor. Yorgun ve argın ikilisiyle beraber evime dönüyorum. Soru işaretlerine asıyorum giysilerimi. Ünlemle keseliyorum sırtımı. Noktalarını yiyorum. Üç noktaları alıyorum koynuma, virgülle sevişiyorum. Kelimeler yok, anlatımlar, betimlemeler.. Noktalama işaretlerini seviyorum. Herhangi bir şey (!) sözden daha iyi anlatır sizi. Buna inaniyorum ben. Bir de düz yazıları seviyorum.. Alabildiğine düz. Açlık sıkıntısı çekiyorum. Hislere açım.! Kızılay yardım etmiyor, adıma kampanyalar düzenlenmiyor. Adresime konserve asklar, kuru öpücükler gelmiyor. Dünya beni unuttu!!
İnsanlar eskiden başka cisimdeki yansımalarını ruhları zannedermiş. O yüzden ayna kırılması uğursuzluktur, başkasının göz bebeğinde kendini görmen, ruhunun o kişinin içine hapsolduğu anlamına gelir. Aynada uzun süre izledim kendimi.. Ruhum çok yaslanmış. Selülitleri çıkmış, ötesi berisi morarmış. Birisinin gözbebeklerinde kendimi görmeyeli epey olmuş. Demek ki ruhum uzun süredir benimle ve ben ona hiç iyi bakamıyorum. Peki, siz ruhunuzu hissedebiliyor musunuz hala? Bi' deneyin..
Kahvem bitti. Sigara ile eslik etmedim ona. Cezalandırdım kahveyi aklim sıra.. Hayatimin bir parçası olan her şeyi cezalandırdığım gibi. Kimine piyango oluyorum kimine amorti. Kimini de iflasa sürüklüyorum. Nasıl göreceli bir kavramım ben? Güzel değilim, çirkin de değil. İyi biri hiç değilim kim söyledi size bunu? Kötü de olduğum söylenemez ya..! İkilemler en sevdiğim parfümüm. Üstümde kokusu olmazsa eksiğim ben. Bir cebimde med olmalı bir cebimde cezir.. Misket oynamalıyım onlarla. 'Ütmeliyim' mahalle çocuklarını.. Ortada sıçan oynamalıyım belki de.. Sıçan, batıran sonra temizleyen hep ben olmalıyım.. Hayata kazık atmalıyım. Ask ve acının kıçına binlerce tekme de ben vurmalıyım! Yüzsüz olmalıyım biraz da.. İkisinden de özür dilemeliyim sonra.. Eros'un huzuruna çıkmalıyım kanatlarımı temizleyebilirsem, O'nun da kıçına bir ok isabet ettirmesi için yalvarmalıyım Eros'a.. İşime gelirse bir de sarhoş olurum! Sonra içimde ne varsa kusarım suratına.. Hayatimin mutlu son ile bitmesi için Tanrı’ya yalvarabilirim. Rüşvet verebilirim ona?
Sanırım biraz nefes almalıyım. Kalp masajı yaptırmalıyım birilerine.. Evet, seni seçtim pikaçu! Attır artik su kalbi! Yada oyalama yitip gideyim burada..

------------------------------------------------------------------------------------------------

Sevgi..ask..kimse kimseyi sevmiyor gerçekte..verilen sözler yalana dönüveriyor.. 'hani'ler, 'ama'lar, 'keşke’ler havada uçuşuyor..sigaralar yakılıyor ard arda..havaya karısan her dumanda hayata kahrediliyor,her şey beyazdan siyaha dönüyor.gri bir bulut kaplayıveriyor üstümüzü.yagmurlarimiz hiç durmuyor..kimse kimseyi sevmiyor..kimse gördügünün arkasini merak etmiyor çünkü..sex bizi tatmin ediyor yalnizca..topu topu bir saatlik zevk için yasananlar..kimse kimseye sarilarak uyumuyor sex sonrasi..sorumluluksa en büyük düsmanimiz..kimse ruhunu paylasmak istemiyor baska biriyle..çünkü ruhunun olup olmadigini bile bilmiyorlar..bahaneler çok basit..'kim kimi seviyor ki bu dünyada?herkes çikar için yüzümüze gülmüyor mu sanki?oyunu kurallarina göre oynuyorum bende!' oyun senin hayatin,kurallarsa kisiliginin yansimasi..bilmiyorlar..içimizdeki insani yastikla bogmusuz uykusuz bir gecede..çigliklari gözümüzden yas olup akmis,kosmusuz duymamak ve durmamak için..yaslar durup çigliklar susunca geri dönmüsüz cinayetimizden kalan delilleri temizlemek için..bundan sonra yas akmayacak yüzünden,makyajinda bozulmayacak.ne güzel bir haber degil mi? Artik kimse kimseyi sevmeyecek ve fahise gönlün ona yataklik yapan baska bir sahte bedeni bulacak..mutlu bir hayat süreceksiniz gözyaslari olmayan..mutlu bir hayat süreceksiniz aldatilma üstüne kurulu..seni seviyorum'larin ömrü orgazm olana kadar olacak..daha sonra yeni bedenler aramaya koyulacaksiniz..sefil bedeniniz böylece çürüyüp gidecek havasizliktan..ruhunuz mu? O hiç olmadi ki..içinizde ki insani yastikla bogdugunuz gece var ya..o gece kaybettiniz yasama dair küçük fakat hayatsal ayrintilari.. Benim ne haddime sizin ücra köselerde kalmis boktan hayatiniza ayna tutmak..hem ben kim oluyorum da görmek istemediklerinizi kahpece suratiniza vuruyorum..evet yüzümde yanlis makyaj var..evet aslinda ben hiçbir seyim..özelestirim mi? Çok önceden tanidim kendimi ben..içimdeki insan can çekisiyordu..suratima bakiyordu: 'bogacak misin beni? Yoksa beraber mi büyüyecegiz yara bere içinde,düse kalka,ama basimiz dik.gücün yoksa hadi bog beni..yapamayacaksak beraber,agir gelecekse ruhun sana,hadi bog beni..içinde bir köseye saklanip izleyemem digerlerine benzemeni'..kaldirdim onu saklandigi kuytuluktan..tüm yastiklari firlattim ulasamayacagim bir yere..onunla çiktim yola..hayata ruhumla basladim..biliyordum herkes ayni olamazdi..çikmaliydi biri karsima,elimden tutmaliydi..beraber karsi koymaliydik her seye..kosulsuzca,beklentisiz..bir annenin çocugunu sevdigi gibi sevmeliydik birbirimizi..amacimiz olmaliydi sonsuzluk..sahte kelimelerden siyrilmaliydik..farketmeliydim onu ilk bakista..
Gelmedi,göremedim. Ruhum simdi bir fahise, baska 'sahte' bedenlere yataklik yapan...

Tarihsiz eski yazılardan bir demet.


Fotoğraf: http://www.deviantart.com/ -Winter_by_KatrinaStranger

Nostalji


Yanımdan gün ışığı geçti ben geceye doğru yol alırken. ‘Kapa gözlerini’ dedi, ‘fazla irdeleme, bu yolculukta sessiz sedasız olmalısın. Kim ne diyorsa yerine getirmelisin.’ Göz kapaklarım bana ihanet edercesine kapanmaya meyilli. Tınılar daha çok kesip atıyor içimi. Keskin bir sınır oluştu hayatla aramda. Ne ben onun tarafına geçebiliyorum, ne o benim tarafıma gelmeye can atıyor. İnatla inatlaşıyorum hayatla. Kuralları onlar yazarmış. Kuklaymışız bizler de. Oynatacak birini bulmakmış tüm mesele. Kişiniz size acırsa pinokyo misali canlanabilirmişsiniz. Yaptığım bir doğruysa, bir yanlış çıkıyor. Hatalarımı hesaplayan meleklerin kafası karışmış. Matematik kurallarını yeniden yazıyorum. Sınavdan kaç yanlışla kaldığım belirsiz. Muaf tutulduğum dersler hariç hepsinden kalmışım, sebep devamsızlık! Kendimle bile inatlaşırken hayata zeytin dalı uzatmak niye? Kirli sularda hala hayatta olan balık var mıdır? Bir olta mıyım yoksa ben de? Her şeyin ucu bir prize bağlı. Elektronik yaşamlarda hissiyatı aramak ne kadar saçma! Herkesi suçlarken suçun tam ortasında buldum kendimi. ‘sen yaptın, sen!’ diye bağırıyor etrafımdakiler. Oyunda gözleri bağlanan yine ben olmuşum. Tek başıma sek sek oynamak istedim, rakamları yazacak yerler çoktan virane olmuş! Keman sesi yüreğimdeki kanı pıhtılaştırırken, avucumdan kayıp giden bir deniz canlısı olmuş yaşam. Umutların birbirine tecavüz ettiği gecede, ben tepemdeki aya ulaşmak istiyorum. Bir an bile gözümü ayırmıyorum ondan. Bakışlarımın yitişini fırsat bilip gözden kaybolmasın diye. Kaçan kovalanır felsefesinin somutlaşmış haliyiz şimdi ay ile. Ben peşinden gittikçe ışıklarıyla göz kırpıyor ama bir türlü hissetmeme izin vermiyor. Kaçışlar diz boyu, çığlıklarım sayesinde boğulmaktan son anda kurtulmuşum. Ay yüzüme annem gibi bakıyor. Sevgi dolu ama sorumlulukları olan, kaçmak isteyen ama yersiz yurtsuz oluşunu farklı bahaneler altına saklayan. Ve ay hayatıma benziyor. Uzaktan seyredebileceğim, içine hiçbir zaman giremeyeceğim. Öyleyse gelsin geçsin yanımdan günün batım ışıkları. Doğumu sancılı olmuyor yeni günün. Ufak bir baş ağrısı, kafein dayatımından sonra bitiyor. Kelimeler benimle alay ediyor. Yandaşlarım yanımdan ayrılıyor. Kimim diye sormaya utanır oldu dudaklarım. Kendimi yeni bir bedende yenilemem gerek! Kendi kendime yetemediğimi itiraf ettim geçenlerde. Evet yapamıyorum dedim. İnsanlarsız, yarasız, kavgasız gürültüsüz, çekip gitmesiz yapamıyorum. Kanım çoktan çekildi yeni bir bedene ihtiyacım var şimdi! Oluşumu seyretmektense başlı başına bir oluşum yaratmak… sanırım en zevklisi ve vazgeçilmezi buydu. Hayatımın başrol oyuncusu olarak sahneye çıktığımda ölü bir efsaneden farksız olacağım. Üzerime solucan dolu topraklar atılıyor. Anne nefes alışlarım sonsuzluğa doğru anla artık beni! Kutsallığını yitirme gözlerimden düşme anne! Tek mükemmelim sen kaldın, bari amorti çıksın şansıma anne! Virüslerle ortak bir paydada buluşuyorum bugünlerde. Yayıldıkça büyüyor boşluğum. Çarpma işlemindeki ‘SIFIRIM’ ben şimdi. Yutacak yeni, uzun, karmaşık işlemler arıyorum kendime. Sonuna kendimi koymam yeterli hayatları sıfırlamaya. Benim yutan elemanım kimdi? Kimler tarafından sindirildim, formatlandım anımsamıyorum. Uzun zaman geçmiş olmalı. Her an beynimde kelimeler uçuşuyor. Şairane bir yaşan benimkisi. Vasat bir hayat, iyi ile kötü arasındaki narin ipte yalın ayak yürüyen cambazlar. Elimdeki kırmızı güllere ağlıyorum şimdi. Onlarla sidik yarıştırıyorum bir nevi. Sizden daha canlı ve kırmızıyım demek için. Ne başını getirebildim hayatın, ne sonuna yetiştim. Bir beyaz sayfa ve milyonlarca kelime ile baş başa bırakıldım. 29 harften oluşabilir tüm yaşam, peki kaç yıldan oluştuğu konusunda bir fikri olan var mı? Sıra uzayıp gidiyor, benden daha meraklı insanlar var yaşamaya. Sıramı savmak adına bir kere tutmak istiyorum Ay’ı. Tutulabilirmiş demek için, kendimle girdiğim ladesi kazanmak için. Tüm felsefelerin içine etmek için. Gerçekten gülmek, yere indiğimde ‘bu kadar yükseğe gerçekten çıktım mı?’ demek için. Ay ışığıyla yetinenler ötede dursun, ben Ay’ı yakalamak için ayaklarımı yerden kesiyorum bu gece. Varsın gün ışığı geçsin yanımdan bana korku dolu şeyler fısıldayıp. Bu gece kulaklarımı keman seslerine emanet ediyorum. Kör sağır dilsiz gidiyorum Ay’ın yanına. Tenim bana yeter.
Dokuz Mayıs İkibinyedi
Fotoğraf: www.deviantart.com - Night_Sky_Re_edit_by_Ariagne_stock

Pazar, Nisan 6


Günler geçiyor işte, birer birer, beşer beşer.. Bir şekilde eriyip gidiyor kum taneleri gibi avuçlarımdan sonsuzluğa süzülüyor. Yapabildiğim tek şey iyi dileklerde bulunmak kendim için, herkes için, evsiz hayvanlar için. Kendime ait bir dört duvar istiyorum, ama sanırım bu bile çok. Bir sandalye, bir masa, bir sürü kitap, ben, o, biz. Kendime ait bir dört duvar istiyorum. Rutubetli ,pis pencereleri olan, kötü kokan, ama yine de benim diyebileceğim bir dört duvar. Daha fazlası değil, içine girip nefes alabileceğim yaşam alanları istiyorum. Kendime yaşamak istiyorum, istediğim için istemek ve yapmak istiyorum. Ama yok, umarım'larda biten gün, karanlıktan başka bir şey getirmiyor tekrar doğarken batıdan. Sürekli bir sis hali, bir uğultu, gürültüler otobüsü hayatımın ortasına park etmiş; içinde tanımadığım onca insan, penceremden içeri girmeye meyilli olan; benim olmayan pencereden. Alarmı bi yandan çalarken bir yandan sürekli konuşmaların olduğu gürültüler otobüsü. Bana ne yapmam gerektiğini söylüyor, kurmalı bir araba gibi kuruyorlar, elime basıyorlar ağlamam için, diğer elime bastıklarında gülmem gerekiyor. Pilim hiç bitmiyor, inatla direnme durumları..


DeVotchKa -You Love Me ... Olmak istediğim yere götüren ender parçalardan biri.

Çarşamba, Nisan 2

Surprise!


Hayat gerçekten sürprizlerle doluymuş. Yeni öğrendiğim bir şey değil bu. Her zaman bir sokak öteden, bir köşeden çıkıp ya da gökten inip şaşkınlıklar yaratmıştı hayat bende. Ama bu sefer başka.. Hani filmlerde, dizilerde, bilimum yerlerde görürüz türlü şeyler, ama başımıza gelince somutluluğuna inanırız. 'Peri masalı değilmiş anlatılanlar, gerçekten herşey insanlar içinmiş, yaşanıyormuş' deriz. Öyle bir olaydı babama olanlar. Aile kavramını sorgulamaya ya da neler hissettiğime girmek istemiyorum pek te. Sadece, biraz geçmesi lazım üstünden. Alevlerin sönmesi, rüzgarın durması lazım anlatabilmem, dillendirebilmem için. Korkuyorum, sadece kendi kendime fısıldamaktan, kör ve dilsiz olmaktan korkuyorum. İçimi dışımla barıştırmak istiyorum. Gittikçe farklı yönlere sapıyorlar uzlaşmak yerine. Rüzgarın durması lazım. Ben konuşamıyorum, yazamıyorum, fısıldayamıyorum. Umarım eski günlerime döner, sayfalar dolusu bağırırım. Ama şimdilik lütfen sessizlik..
-fotoğraf : www.deviantart.com-

Pazar, Mart 30

Herşey bir adımla başlar.



Uzun zaman once baslamalıydım bu günceye. Ama her zamanki gibi erteledıkce erteledım. Tum hayatım ertelemekten ıbaret oldu bugunlerde. Kıtap okumalıyım, ertele. Fılm ızlemelıyım, ertele. Is bulmalıyım, ertele yıne.. Zamanı ertelıyorum tum hayatımı dolu dolu yasamalıyken en sade seklıyle ‘ertelıyorum’, sıktır edıyorum bır nevı zamanı basımdan. Yazmak ki yazmak en buyuk tutkum, yazmak ozgurlugum, kelımeler sahıdım, kelımeler boynumdaki ilmek, cumleler ellerımdekı kılıdı cozen anahtar. Sımdı, bugun, kendıme zaman ayırdım sonunda. Hayır kendımle bas basa kalmak zaman ayırmak degıl, iç sesimi dınlememek, gecelerı onu yastıkla bogmak, uykuya degıl karanlıga goz kapatmak, perdelerı sonuna kadar cekmek kendıne zaman ayırmak degıl. Basta da dedıgım gıbı ertelemek. Artık ertelemeyecegım, en azından kelımelerımı. Canım ıckı ıstıyor ama aldıgım gerızekalı antıbıyotıkler yuzunden ıcemıyorum. Pek yakında tekrar baslayacagım. Sevgılımle bır gun gecırdım ve nıspeten mutlu olmam gerekır. Ama gıderek huzunlu bulusmalar oluyor aramızda. Ayrılmak gun be gun ıc kanatıyor. Dokunamamak, koklayamamak. Sankı sureklı bır dıkenlı tel var aramızda. Hayallere ertelıyorum hayatımı. Yasanmamıs gunlere tum agıtlar.. ya gelır ya gelmez, bılınmez. Ama yıne de hayallerle yasıyor ınsan. Ben bır genc kızım evet. Hayallerı olan, kımılerıne gore herseyın basında, bana goreyse sona yaklasan bır genc kız. Ergenlık sıvılcelerım bırer bırer benı terkederken, sorunlarımın buluğ çağı problemı degıl, kalıcı ve genetık oldugunun farkına varıyorum. Bır an once ıs bulmam lazım, ama hıc bır sey gelmıyor ıcımden. Sadece oylece bakakalmak, cok oncelerı de yaptıgım gıbı; herkes hayat maratonunda yol alırken, ben kosede oturmus onlara bakıyorum. Hosuma gıdıyor bu hıcbırsey yapmama durumu, bır zaman sonra sınır bozuyor evet. Kendıme aıt ne bır odam ne bır yatagım var. Aslında karanlıktan korkarım, yalnız uyumaktan. Ama yıne de ınsan kacacagı bır delık arıyor bu yetmıs metrekarelık evde. Burda sıgara bıle ıcemıyorum, muzıgı ben bıle duymuyorum. Sahıp oldugum seyler var, bılıyorum bunlar ıcın sukretmelıyım. Ama nedense yaptıgım en az seylerden bırı sukretmek. Daha fazlasını degıl hakkım olanı ıstedım hep. Ama nedense cok azını bıle alamadım. Hayat agzıma bır parmak bal calıyor, ve gerısı olası tecavuzlerden ıbaret. Para para para. Herseyın bası cok seyın sonu. Gelecekte neler olacagınıı hıc bu kadar merak etmemıstım. Artık hayatımı onemsıyorum sanırım. Gunce mı demıstık buna? Genel bır yazı oldu ama. Kafamı toplayamıyorum su an. Maalesef dıs sesler sussa ıc susmuyor. Horultulara kufur ederek uyuyorum. Mıde yanması hakim bunyede. Yarın sevgılımın sınavları baslayacak, bu onun heyecanı sanırım. Her yenı sayfa actıgımda ne yazsam dıye dusunuyorum uzun zamandır. Su anda da hersey ucup gıttı beynımden. Cezadan medcezır calıyor. Arkadakı keman sesı ve sozler… gercekten cok guzel.

-Rakcı mısın sen?
-hayır humanıstım.

Neden ınsanlar bır kalıba uymak ve o kalıbın tum gereksınımlerını yapmak zorundalar?
Dısarı cıktıgımda genclerı ızlıyorum da.. kımse ne yaptıgını, neye mensup oldugunu bıle bılmıyor bence. Garıp sac modellerı, garıp aksesuarlar ve ebedı dıkkat cekme arzusu. Komık bır goruntu, ego tatmın etmeye kalkmak, dısını boyamak, ıcının küflenmesi. Canakkale savasının Kars’ta yapıldıgını soyleyen lıselı genclerın bır cogu bence sexteki tum pozısyonları adı gıbı bılıyordur. Ya da cogu hangı uyusturucunun ne kadara satıldıgını. Uzuluyorum bu kadar bılıncsız bır genclıgın yetısmesıne. Bol bol kıtap okumalı dıyorum, ınsanın her gun yenı bır seyler ogrenmesı gerekıyor. Ogrenmek hakkaten cok zevklı bır eylem. Hıc bıtmıyor. Hayat boyu devam eden buyume surecı. Muzık dınlemelı sonra. Guzel, sana gercekten hıtap ettıgını bıldıgın muzıkler. Ahmet metalika dınlıyor dıye senın dınlemen gerekmez. Pıyasada rakcının el kıtabı dıye bır kıtap var bence. Gızlıden gızlıye tum genclere resımlerle anlatılıyor bu moda. Kadıkoy’u o kadar sevmeme ragmen uzun zamandır ayak basmadım. Gordugum manzara hosuma gıtmıyor, gıttıgım mekanlar huzur vermıyor. Istanbul ıyıce bogar oldu benı. Zehır ve pıslıkten gayrı bır guzellıgı yok. Ya da cuzdanımın cırkınlıgını Istanbul’a mal edıyor olabılırım, şartların elverişsizliğini. Her ne ise. Kendım ıcın yasamadıgım her dakıka ıcımde bır bere daha yaratıyor. Yara ve bere.. bence romeo ve julıetten sonra en guzel ıkılı. Ardında yorgun ve argın gelıyor.


Foto: http://www.deviantart.com/ - rebirth_by_missdanifilth