
Evlilik hakkında bir çok yazı yazılmıştır eminim. Ben de bir kaç saattir aklımda uçuşan kelimeleri somutlaştırmak istedim. Annemin evlilik hakkında yaptığı yorum en sevdiklerimdendir: 'Evlilik zinanın resmi halidir.' der. Açıkcası bana çok garip gelir bu kurum, tamamen dayatmalardan ibarettir. Devlet ve millet gözünde gayrı-resmi zinadan resmi zinaya geçiş, birlikte yaşamanın kabul edilebilir durum haline gelişi. Atılan bir imza ve takılan yüzük çevreniz için bir onay anlamına gelse de sizin için duvarların üstünüze yürümesi anlamı taşıyabilir. Çoğu çift son anda evlilikten şüphe duyabilir, isteklerini tekrar gözden geçirir, belki de vazgeçer. Aslında ister sevgilisiyle beraber bir hayat kurmayı ama işin içine resmiyet girdiğinden bir süre kararsız kalması ve boğulduğunu hissetmesi normaldir.
Bize çevremiz tarafından dayatılan bu kurum, önceleri (çok ta önce değil, anne babalarımızın zamanında) görücü usulü denilen biçimde gerçekleştiriliyordu. Hala devam eden pek çok yöre var tabi ki. Görücü usulünün içine kameralar, magazin ve bir sunucu eklendiğinde ise günümüz evlilik programları çıkıveriyor karşımıza. Sloganı da gülünesi: 'Evlenmeyen kalmasın!' Milletin tek ya da çift yaşaması bizi bu kadar germişken, ev kadınlarının ilgisinin çekmemesi imkansız. Alınan reytingler programın birer ikişer çoğalmasına yol açtı. Bilmeyenler için özetleyeyim programın formatını. Evlenmek isteyen ademoğulları ve havvakızları programa katılır, aman şöyle olsun aman böyle olsun diye bir profil çıkarırlar, ekranda görüp beğenen karşı cins telefona sarılır, adayla evlenmek istediğini söyler. Aralarda çalan Fatih Ürek'in güzide parçası 'Hadi Hadi' yi ve atılan göbekleri es geçiyorum, konumuzla bir alakası yok. Modern hayatın aklımızı çeldiği bu günlerde, bilen bilmeyen herkesin bu 'modernize olmuş hayat'la ilgili söyleyecek birşeyler bulduğu bu günlerde, görücü usulünün televizyon ekranlarına taşması nasıl bir çelişkidir? Orda tanışıp evlenip mutlu olan çift/çiftler var mıdır? Mutlu olmaları bir şans mıdır? Sorular çoğaltılabilir pek tabi.
Benim bahsetmek istediğim bu kadar kutsal (evet klişe bir laf ama gerçekten kutsal) bir olayı nasıl bu kadar basite indirgeyebildiğimiz. İki insanın tamemen özgür iradesiyle karar vermesi gereken bir konu bu. Birisi için yemin etmek, bu yemini tüm ruhuyla benimsemek basite alınacak bir konu değil. Onun hem sırdaşı, hem aşkı, hem bedeni, hem ruhu hem beyni olmak.. Herkesin kaldıracağı bir sorumluluk değil.
Evlilik aşkı öldürür mü?
Neden ve neden hayatımız boyunca karşılaştığımız herşeyi bir kalıba sokmak zorundayız? Neden genellemeler yaptığımızda tüm dünyanın bizim genellememize göre yaşayacağını ve haklı çıkacağımızı sanarak atıp tutarız? Her şey bir kalıpta olmak zorunda mıdır?
- Erkek aldatır, kadın sever.
- Kadın yuva yapar, erkeğin gözü bir süre sonra dışarı kayar.
- Erkeklerin hepsi aynıdır.
- Kadınların da hepsi aynıdır.
- Her şeyin bir sonu vardır.
- Her aşk mutsuzlukla biter.
- Her aşk biter.
- Aşk mantıksızlıktır.
- Aşk yoktur.
- Aşk vardır.
Vesaire! Her şeye bir kılıf uydurmak ve o kılıfa uyacağına tüm kalbimizle inanmak en güzel yaptığımız eylemler arasında. Bırakamadık hayatı kendi akışına. Bırakamadık sadelikte nötrlükte. Sıfatlar üstüne sıfatlar ekledik ona.
Evliliğinizin nasıl gideceği tamamen size bağlı aslında. Kadına ve erkeğe. Hiç evlenmedim ve psikoloji okumadım ama fikirlerimi beyan etmekte özgürüm sanırım? Evliliğin, beraber yaşamanın tam olarak ne olduğunu bilmek gerekiyor önce.
- Bu evlilik yürümeyecek sanırım Necla.
-Neden kız? Çok seviyordunuz ya birbirinizi.
-Bilemiyorum Mehmet'in ayakları kokuyor.
Sizce eşiniz uykudan kalktığında saçları fönlü mü olacak? Her zaman bakımlı her zaman buluşmalarınızda olduğu kadar güzel mi çıkacak karşınıza? Eşiniz hiç kabız olmayacak, geğirmeyecek, gaz çıkarmayacak mı? Onun saçları yağlanmaz, gözlerinde çapak olmaz mı? Sabah kalktığında dili damağı kurumuş olmayacak, ağzı kokmayacak mı? Beraber yaşamak onu her haliyle görmeyi, tanımayı da gerektiriyor...
Karşılıklı özveride bulunmaktan bahsetmiyorum burda. Tamamen doğal hayatın getirilerinden söz ediyorum. Geçmişten beri kulaklarımızda yankılanan genellemelerden sıyrılmak gerekiyor bir de. 'Yemeği kadın hazırlar, sofrayı toplar, üstüne de güzel bol köpüklü bir türk kahvesi yapar. Evi de kadın temizler. Günümüz koşullarında kadın hem çalışmalı hem ev hanımı olmalıdır. Çocuk ta yapmalıdır. Mükemmeldir, muhteşem bir robottur kadın. Hem yedirir, hem temizler, hem para kazanır, hem doğurur, hem büyütür.' Ortak yaşam diyoruz? Hayat müşterek diyoruz?
Sema Şimşek'in (eski manken) çok beğendiğim bir sözü var Burak Hakkı ile olan evlilikleri hakkında: 'Birbirimiz için özveride bulunuyoruz, fedakarlıkta değil.' Fedakarlık bir nebze kendinden ödün verme taşıyor bünyesinde. Özveri ise ödün vermeksizin, gönüllü bir şeyler yapmak, yapabilmeyi istemek gibi geliyor bana. Belki de ikisi aynı anlamı taşıyordur. Bakış açılarımız farklıdır. Evlilik aşkı öldürür mü bilinmez ama maddi sıkıntının evliliği baltaladığı bir gerçek. Ev sahibi kapıya dayandığında, fatura ödenmediği için sular kesildiğinde hala aynı tutkuyla birbirinizi sevebilir misiniz merak ediyorum. Kimse bir yalı, son model arabalar, hizmetçiler istemiyor ama gereken koşulları yaratıp adım atmak gerekiyor bence evliliğe. Bu bir oyun değil, mızıkçılık yapamazsınız, anneniz sizi eve çağırdığı için bırakıp gidemezsiniz. Olmadı baştan başlayalım diyemezsiniz. Bir kule inşaa etmeye başladıysanız o kuleyi ayakta tutacak şeylerin sağlamlığına güvenmelisiniz.
1 kişiyle 1 ömür yaşanır mı?
Günümüz gençlerinin bolca kullandığı soru kalıbı.
-Bazen evlenmek istediğimi farkediyorum Melis.
-Ayol ne evlenmesi manyak mısın sen? Bir erkeğe bir ömür katlanabilir misin?
-Hmm.. Sanırım hayır. Sıkılırım yahu.
-Ben de onu diyorum işte. Her gün aynı kişiyle uyanmaktan sıkılır insan.
-Kalıplara sokmak değil amacım. Herkes istediği gibi yaşar hayatını.- Erkekle kadını yaratmış Tanrı. Yaratmış ki bir puzzle gibi birbirlerini tamamlasınlar. Zaman akıp gidiyor ve insandan çok şey alıp götürüyor geçerken. Güzelliğinizi, diriliğinizi, dayanıklılığınızı, direnme gücünüzü sömürüyor hiç doymadan, durmadan zaman. Zamanın sizden çaldıkları terazide ağır bastığı an, geriye dönüp baktığınızda ne düşüneceksiniz? Anne babanız çoktan vefat etmiş olacak, arkadaşlarınız evlenmiş, kiminin torunu bile olmuş, aile kavramının dibine vurmuş halde yaşıyor olacaklar muhtemelen. Hayatı tek başınıza göğüsleyebilecek misiniz? Bu kadar güçlü iseniz buyrun meydan sizin.
Bir hikaye vardı tam da anımsayamadığım; 'Köylerin birinde çok güzel bir kız yaşarmış. Herkes onunla evlenmek istermiş fakat kızın babası katı kuralları olan biriymiş. Biricik kızını önüne gelen bir adamla evlendirmek istemezmiş. Bir gün bir delikanlı gelmiş evlerine. İsteği gözlerindeki parıltıdan belliymiş, kızını istemiş adamdan. Süren ısrarlar sonucu kızın babası ona bir şart koşmuş. Göz kamaştıran gül bahçesini göstermiş delikanlıya. Bu bahçedeki en güzel gülü bana bir dakika içinde getirirsen kızımı sana veririm demiş. Delikanlı sevinçle kabul etmiş, o kadar güzel bir bahçeymiş ki içinde bulunduğu, işinin çok kolay olacağını düşünmüş. Hemen işe koyulmuş, bahçenin içine girmiş. Yeni açmış bir beyaz gül görmüş, en güzeli bu diyip kopartacakken ileride şahane bir kırmızı gül görmüş. Kırmızı gülün yanına varıp onu kopartacakken hemen yanındaki pembe güle kaymış gözleri. Onun hepsinden güzel olduğunu düşünmüş. Her renkten en güzel güllerin bulunduğu bahçede bir dakikasını doldurmuş başı dönerek Ama elinde hiç bir gül yokmuş. Çünkü bir türlü karar verememiş, hep daha güzelini aramış gözleri, hep daha iyisini. Karar kılamamış, dolayısıyla sevdiği kızla evlenememiş.' Sanırım böyleydi bu hikaye. Kimse mükemmel değil, hepimiz insanız. Zaaflarımız var, iyi olduğumuz yanlar var. Ama mükemmel değiliz işte. Aynaya baktığımızda, mükemmel olmadığımızı, olamayacağımızı, karşımıza bir mükemmel çıkmayacağını kabul ederek aynaya baktığımızda, kendi mükemmelimizi aramaya koyulacağız. Umut ediyorum ki o zaman ömür boyu aynı insanla aynı yatağı paylaşmak isteyeceğiz.
Bir gün herkesin kendi mükemmeli ile evlenmesi dileğiyle. :)